Köşe Yazıları


Resmi Büyüt

BOLVADİN?DE ÇARŞAF HADİSESİ VE REFERANDUM
31.08.2010

Anayasadaki bazı maddelerin değişikliği ile ilgili her yerde o kadar çok yorum yapılmakta ki, meraklıları bütün yorumları takip etmekten aciz kaldılar. İnsanımız şu oylama bitse de artık gündem değişse diye sabırsızlanmakta. Aynı konuda binlerce yorum, konuşma tartışma ve sohbette, tekrara düşmemenin imkanı yok. Zannediyorum liderler de sıkılmakta. Hatta Sayın Bahçeli bir müddet meydan mitinglerini iptal etti. Kılıçdaroğlu istenen kalabalığı toplayamıyor. Bir tek Tayyip Bey’in mitingleri kalabalık ve canlı, partisinin yükünü tek başına çekiyor. Mübarek Ramazanda oruç ağızla toplumun nabzını tutmak kolay değil.
Bu anayasa değişikliğinin aslında bir parti projesi olmadığını muhalifler dâhil herkes biliyor. Bu oylama iktidar seçimi değil. Yapılan değişikliklerin iktidar lehine olduğunu vurgulayan muhalefet, iktidara gelmeyi hiç mi ummuyor da karşı çıkıyorlar. Bu gün AK Parti varsa yarın bir başkası veya CHP. MHP. İktidar olabilir, buyursunlar tepe tepe kullansınlar. Aslında kendilerinin de buna yakın değişiklik arzuları var. Zaten konuşmalarında bunu açıkça söylüyorlar. İtirazlar sadece iki maddede düğümleniyor. Malum Anayasa Mahkemesinin ve HSYK. nın yapısı ile ilgili. Bir kısım siyasiler bu maddeler ayrılsaydı diğerlerine evet derdik bile diyorlar. Ama bu güne kadar bütün anayasa değişiklikleri bilindiği gibi tümden oylandı. Dünyanın hiçbir yerinde de Anayasa maddelerinin detaylarıyla halka sunulduğunu ve test yapılır gibi her maddeye ayrı ayrı işaret vurulduğunu duymadım. Herhalde pratikte de mümkün değil. Ama muhalefet her argümanı dile getiriyor.
Bu değişikliklerin anayasayı dört dörtlük mükemmel bir anayasa haline getirmediğinde iktidar mensupları da dâhil herkes mutabık. Ancak yapılan değişikliklerin Türkiye’nin dünyada genel kabul görmüş inanç, fikir ve vicdan hürriyeti, insan hakları ve demokrasi açısından önemli bir hendeği atlaması için hız ve güç toplamasına neden olacağına ve devlet millet kaynaşmasına vesile olacağına inanarak son yüz yılın en önemli işi olduğuna inanıyorum.
Sizleri sıkmamak ve tekrara düşmemek için bu güne kadar üzerinde durulmamış tarihi bir olayı anlatarak konunun önemini vurgulamak isterim. Aslında 1960 ihtilalinden 50 yıl, 12 Eylül den 30 yıl, 28 Şubattan 13 yıl geçtiğini ve bu oylamada 18 yaşındaki gençlerin oy vereceğini düşünerek tarihi hakikatleri anlatmakta, hatta geçmişi çabuk unutan büyüklere de hatırlatmakta büyük yarar var. Malum “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”.
Yaşı altmışın üzerindeki Bolvadin’lilerin “çarşaf hadisesi” diye hatırladıkları, kendi aralarında sohbetlerinde andıkları bir olay var ki; devlet millet ilişkisinin bazı işgüzarlar eliyle ne denli sarsıldığının Anadolu’daki pek çok örneklerinden birisidir. Kanunsuz bir yasakla hala mağdur edilen başörtülü milyonlarca vatandaşımızın başına gelenler konunun gündemini yitirmediğini göstermektedir.
1960 ihtilalinden sonra yeni atanmış maiyet memuru bir Kaymakamın işgüzarlığı ile Bolvadin halkının inanç ve düşüncelerine baskı yapmaya başlanır. Kaymakam Yaşar Vermut halkın yaşamını düzene sokacak, buyurgan ve küçümseyen bir anlayışla talimatname yayınlar. O kadar ileri gider ki; hayvanların çeşmede sulanmasının yasaklanması, soba borularının pencereden dışarıya çıkarılmaması gibi kamufle edilmiş pek çok talimatın yanı sıra kadınların çarşaf ve şalvar giymeleri de yasaklanır. Dahası halkı tahrik eden yöntemlerle, sokakta gördükleri kadınların çarşaflarını makasla yırtmaya, başlarından almaya başlarlar. O günkü ekonomik şartlara göre uygulaması çok zor olsa da diğer talimatları önemsemeyen, sadece çarşıda pazarda, pek çoğunun evlerinin bacası bile olmayan halkın, “– Soba borularını nereye koyacağız” diye esprili tepkisi dışında önemli bir tepki vermeyen halk, ne zamanki çarşaf yırtmaya kadar varan baskı ve tecavüz karşısında infial eder. Cumhuriyet ve laiklik diye halkın inancına, şeref ve namus bildiği çarşafına fiilen tecavüz eden bu zihniyetin, Maraş’ta Fransızların bir kadının örtüsüne el uzattığı için Sütçü İmam tarafından ilk kıyamın başladığını unutacak kadar içinden çıktığı topluma ne kadar uzak olduğu görülmektedir. Öyle bir toplum mühendisliği uygulanmış, milli eğitim o kadar dejenere edilmiş, din ve vicdanlara o kadar baskı yapılmıştır ki; maalesef istiklal harbinde memleketi işgal eden Fransız’ın Yunan’ın yaptığı ağır zulmü ve hakareti İstiklal harbinden 40 yıl sonra bu millete yapacak kadar gözü kararmış işgüzarlarda bu toplumdan çıkmıştır. Bütün bunlar Cumhuriyet idaresi altında “kayıtsız şartsız söz milletindir” sloganı atılarak yapılmıştır. Bir yazı kapasitesi dışında bu konunun ayrıca ve önemle bu topraklarda yaşadığımız acıların, asimilasyon ve dejenerasyon hareketlerinin tahlil edilerek işlenmesi gerekir. Hala insanlarımızın bilinçaltında etkisi devam eden korku ile tarih olmuş bu hadiseler dile bile getirilememektedir. O günleri hatırlayan yaşı 60’ın üzerindeki vatandaşlarımızdan canlı olarak bu ve benzeri tarihi olaylar dile getirilmeli, kayda alınmalı ve yeni nesle ibret alması için emanet edilmelidir.
Kadınların çarşafına veya yerel örtüleri olan atkılarına bu makaslı hücum Bolvadin’i galeyana getirmiş, kadın erkek, işçi köylü ne kadar insan varsa Hükümet önünde toplanmış ve bu uygulamayı protesto etmeye başlamıştır. Kaymakam’ın baskılarına karşı ayaklanan Bolvadin halkı, bu yanlışı yapanlara karşı hala inancına sahip olduğunu, gelenek ve göreneğini yaşatacağını, şeref ve namusunun her türlü çıkarın üzerinde olduğunu anlatmak için adeta insan seliyle protesto etmiştir. Heyecanlı ve galeyan halindeki kalabalığı gören acemi Kaymakam Vilayetten destek kuvvetleri istemiş, cemselerle gelen askerlerin halka saldırmasıyla hükümet meydanı arbede alanına dönmüştür. Halk içerisindeki sağduyulu vatandaşların sayesinde can kaybı yaşanmadan kalabalık dağılmış ancak pek çok kişi tutuklanarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ayaklanan halkın içerisindeki bazı vatandaşlar, yanlış anlaşılmaktan korkarak yapılan hareketin İhtilalcılara karşı olmadığını belirtmek için Cemal Gürsel Paşanın resmini de meydanda taşımışlar, askerin daha sert tedbir almasını önlemeye çalışmışlardır.
Kamu otoritesinin keyfince karar alamayacağını ve uygulayamayacağını tepkileriyle gösteren o günkü “Bolvadin çarşaf hadisesi” 60 ihtilalcılarını bile telaşa düşürmüş, o günkü politik atmosferde bu halk protestosunun bütün Türkiye’ye yayılmasından korkmuşlardır.
Çağdaşlık, hak hukuk anayasa ve laiklik adına yapılan bütün bu baskılar, hukuku ve laikliği kendine göre yorumlayan dar kafalı, dini düşman bilen, jakoben anlayış o gün Bolvadin’inde sabrını taşırmış istenmeyen hadiselere meydan vermiştir. Şimdilerde karanlık senaryoların açığa çıktığı ve kime hizmet ettiği bilinmeyen birilerinin Türkiye’yi patlatmaya çalıştığı gibi..
Cumhuriyet döneminde maalesef doğuda batıda ve günümüze kadar bu anlayış ve provokasyonlar devam etmiş, Devletle Milletin arasını açmaya çalışmıştır. Maraş olayları, Sivas ve Başbağlar gibi yüzlerce hatta binlerce provakatif olay bu gün aydınlanmaya başlamış görülen davalardaki iddianameler olayların perde arkasında kimlerin olduğunu ve yapılan komploların hangi amaca hizmet ettiğini gözler önüne sermiştir. Bütün bu provakasyonların amacının vatandaşı birbirine düşürmek, bölmek, milleti devletine düşman etmek ve ülkeyi zayıflatmak ve bu arada da menhus planlarını yürütmek olduğu anlaşılmıştır.
Acemi maiyet memuru kaymakam sonradan Danıştay üyesi yapıldı. Ancak Bolvadin bu hadiseden sonra Devlet tarafından kendisine kırmızı çizik çekildiğine inandı. Önemli mevkilere aday olan gençlerine yaşlılar;
-“Oğlum boşuna uğraşma, almazlar seni. Sen Bolvadin’lisin, kırmızı çizikliyiz biz” dediler.
Fakat şalvarını çarşafını, inancını ve yaşantısını beğenmedikleri Bolvadin’in sinesinden devletinin ve milletinin hizmetinde gerektiğinde canını feda edecek yiğit vatanseverler ve milliyetçiler çıktı. Ordusuna asker verdi, hazinesine vergiler verdi. Sivil, asker verilen her görevi layıkıyla üstün hizmet anlayışıyla severek yerine getirdi. İnsanlarımızın hala nefretle andıkları şiddetli baskı dönemlerinde, Yörükzade’ler, Yunuszade’ler, Haccamolla’lar nice gönül erleri çocuklarına kutsal kitabı Kur’anı adeta suç işliyormuş korkusuyla gizli gizli öğretmek zorunda kaldılar. Askerdeki evladını ziyarete giden analar babalar, kimi sakalından, kimi başörtüsünden dolayı kapıdan çevrildi, başörtülü kızları okuldan kovuldu, saymakla bitmez zulümler yapıldı.
Ama “Ordumuzu düşmanlara karşı Mansur ve muzaffer eyle” “devlete millete zeval verme” dualarını hiçbir zaman camilerinde, dudaklarında, kalplerinde eksik etmediler. Devlet-i ebed müddet inancıyla “Devlet baba, döverde severde” dediler. Bazı kendini bilmezlerin Devlet adına yaptıkları yanlışları, Devletine ve milletine mal etmediler. Sevgi ve saygılarını eksik etmediler.
İçerisinde MHP.nin de bulunduğu TBMM.de 411 oyla üniversitede başörtüsünü serbest bırakan kanun yapıldı. Hatta bu kanunun yapılmasında MHP.nin iktidarı cesaretlendiği de bilinmektedir. Ancak Anayasa Mahkemesi bu kanunu iptal ettiği gibi böyle bir kanun yapılamayacağı yorumunu da yaparak TBMM. ne karşı buyurgan bir tutum izledi. Hatta bir müddet sonra da AK Partinin kapatılması davasına delil yapıldı. İşin detayı şimdi çok gerekli değil ama başörtüsü kararına destek veren, kanun yapılırken müspet oy veren MHP.nin, Anayasa Mahkemesinin bu kanunu bozması ve buyurgan tavrıyla milli iradeye ipotek koyan yaklaşımı ve hala vatandaşına güven vermeyen yanlış yapılanmasını düzeltecek anayasa değişikliğine “hayır” diyerek karşı cephede yer alması anlaşılır bir durum değildir. Bundan dolayıdır ki; MHP. Yönetimi, davanın kahrını çekmiş, bu günlere nasıl geldiğimizi yaşarak idrak etmiş eski ülkücüleri de ikna etmekte zorlanmaktadır.
Bu güne kadar her türlü medya unsurunda, her platformda ve her vesile ile doğuda devletin zulmünden bahsedildi. Güçlü medya bağlantılarıyla siyasetçileri edebiyatçıları sanatçıları yıllardır devletin zulüm yaptığını anlattılar. En etkili şekilde işlediler.
Anlattıklarında haklı olabilirler ama yukarıda örneği verilen hadisede olduğu gibi doğuda yapılan zulüm batıda yapılmadı mı? Kürde yapılan Türke yapılmadı mı?
Ama biz bu yanlışların bitmesini, Devletle Milletin kaynaşmasını istiyoruz. İnanıyoruz ki her şeye rağmen devlet bizim devletimiz, ordu bizim ordumuz, hâkimler savcılar bizim çocuğumuz. Üniter yapı ve güçlü devlet halkın güveninden geçer.
Hasılı biz bu sorunların, bu tepeden inme yaklaşımların, jakoben anlayışın son bulmasını ve sorunun çözülmesini isteyerek evet diyoruz. Ama bir kısım perde arkasındaki bölücüler, teröristler ve gafiller sorunun bitmesini istemiyor ve şuur altındaki habis planlarını yürütmek veya kurdukları çıkar düzeninin bozulmasını istemedikleri için hayır diyor veya sandığı boykot ediyorlar. Olayı basit iktidar-muhalefet kavgasına indirgeyerek kafaları karıştırmak istiyorlar. Bir kısım vatandaşın da, iktidara haddini bildirmek basitliğiyle yüzyılın medeniyet yolundaki önemli bir merhaleyi akamete uğratması affedilir bir saflık olamaz. O zaman hayır diyenlere sorarım, siz bu anlayışın neresindesiniz? Hala mı “halk anlamaz, bilmez, gericidir, yobazdır, zorla medenileşmelidir” anlayışına prim vereceksiniz?

 

HAKKI SEZEN

30 Ağustos 2010

Diğer Köşe Yazıları