Silmek İstediğinize Eminmisiniz ?

Eminseniz Lütfen Evet'e Basın.

WhatsApp: +90 552 455 13 03       Telefon: +90 552 455 13 03



Şehir ve Mimari: Prof. Dr. Yasemin Çakırer Özservet Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Yerel Yönetimler Bölümü

Şehir ve Mimari: Prof. Dr. Yasemin Çakırer Özservet Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Yerel Yönetimler Bölümü

Mekansal Düzenlemeler ve Aile Yaşamı Uzmanlık alanınız açısından aileyi nasıl tanımlarsınız? Aile kavramı sizin alanınızda nasıl bir çağrışım uyandırmaktadır? Kısaca tanımlayabilir misiniz?

 Uzmanlık alanım olan şehir planlama ve kent sosyolojisi perspektifinden bakıldığında, aile yalnızca bir hanenin içindeki ilişkilerden ibaret değildir. Aile, kamusal, yarı-kamusal ve özel mekanların sürekliliği içinde gündelik hayatını kuran, mekanla sürekli ve karşılıklı etkileşim içinde şekillenen dinamik bir toplumsal birimdir. Bir toplumsal yapı olarak aile, kentlerin ulaşım kurgusundan konut tipolojilerine, park ve oyun alanı erişiminden mahalle dokusuna ve yerel yönetimlerin hizmet tasarımlarına kadar her türlü mekansal politikadan doğrudan etkilenir. Bu nedenle, aile pratiklerinin dönüştürülmeye çalışılmasından daha çok, öncelikle anlaşılması ve kent planlamasına aile beklentilerinin de yansıtılması büyük önem taşır. Akademik çalışmalarımda çocukların mekan hakkını ve kentle kurdukları ilişkiyi merkeze alarak ilerledim. Burada aslında ailenin temel mekansal gereksinimlerinin (güvenlik, erişilebilirlik, aidiyet ve kuşaklar arası temas gibi) tasarım ve planlama kararlarına nasıl yansıması gerektiğini çocuk temelinde tartışmaya devam ediyorum. Çocuk bugün tarihsel olarak da daha önce hiç olmadığı kadar ailenin odağındadır. Kentli aileler tüm yaşamlarını, çocuklarının sağlıklı ve güvenli bir ortamda yetişebilmesi odağında kurmaya çalışmaktadırlar. Ancak maalesef ki kentsel kurgularımız da onların bu çabalarına yeterince olumlu yanıtlar vermemektedir. Bu durum, şehir plancılarının da çocuklara uygun, güvenli ve konforlu kentsel mekanlara odaklanmasını zorunlu kılmaktadır. Çocukların güvenle sokağa çıkıp sosyalleşebildiği, oyun oynadığı ve kent yaşamına aktif olarak katılabildiği yaşam alanları oluşturmak, “aile dostu” mekanlar yaratmak isteyen yerel yönetimler için artık bir zorunluluktur.

Türkiye’de aile kurumunun karşı karşıya olduğu en büyük yapısal zorluklar nelerdir? Konut Krizi: Kira Fiyatları ve Ailenin Mekânsal Kırılganlığı  Günümüzde Türkiye’de aile kurumunun karşı karşıya olduğu en büyük yapısal zorluklardan biri, konut piyasasında yaşanan derin krizdir. Kira fiyatlarındaki fahiş artışlar ve ödeme güçlüğü, ailelerin barınma güvenliğini tehdit etmekte ve onları aşina oldukları sosyal dokudan koparan mekansal kararlar almaya zorlamaktadır. Yüksek kira baskısı altında kalan aileler hem bütçelerini dengelemek hem de barınma ihtiyacını karşılamak için kent merkezlerinden uzak, altyapısı yetersiz bölgelere taşınmak zorunda kalmaktadır. Bu durum, aileleri kentle kurdukları bağlardan koparırken özellikle çocukların gündelik hayatında ciddi sorunlara yol açmaktadır. Başıboş sokak hayvanlarından uyuşturucu madde kullananlara kadar pek çok tehlike, ailelerin çocuklarını okullara göndermesini bile güçleştirmektedir. Barınma krizi aşılmadığı takdirde, zayıflayan aile yapısını yeniden güçlendirme imkanı da ortadan kalkacaktır. Çocuklar, kentteki mekansal yer değiştirmeler sonucunda en çok etkilenen bireylerdir. Çünkü konut yakını çevreyi en sık ve en uzun süre yani en çok kullananlar çocuklardır. Eski mahallelerindeki arkadaşlarından, tanıdık oyun alanlarından ve güvenli sosyalleşme ağlarından uzaklaşmaktadırlar. Okul ve ev arasındaki mesafe uzadıkça, okula erişim zorlaşmakta ve çocuklar için güvenli bir şekilde sokağa çıkma imkanı kısıtlanmaktadır. Bu durum, çocukların gelişimini olumsuz etkileyerek aidiyet duygularının zedelenmesine ve kentle aralarına bir mesafe girmesine neden olmaktadır. Kira fiyatlarındaki düzensizlik ve kontrolsüzlük çığırından çıkmış durumdadır. Aileler sadece fiziksel olarak değil, sosyal olarak da yerinden edilmektedir. Bu durum, komşuluk ilişkilerinin zayıflamasına, kuşaklar arası desteğin azalmasına ve ailenin iyi oluşunun ciddi düzeyde sarsılmasına yol açmaktadır. Bu krizi yok saymak da sorunu görmezlikten gelmektir. Bu nedenle, konut politikaları ve kent planlama, sadece ekonomik bir sorun olarak değil, aynı zamanda ailelerin sosyal ve mekânsal sağlığını korumayı hedefleyen kritik bir mesele olarak ele alınmalıdır. Mekansal ayrışma ve aidiyet kaybı Türkiye’de hızlı ve çoğu yerde çarpık kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan apartmanlaşma, kapalı sitelerin yaygınlaşması ve otomobil odaklı kent planlama politikaları, ailelerin sağlıklı ve güvenli bir yaşam sürdürme imkanını kısıtlamaktadır. Bu yapısal dönüşüm, yalnızca fiziksel mekanı değil, aynı zamanda aile kurumunun kendisini de derinden etkilemiştir.  Apartmanlaşma, geleneksel geniş aile yapısını çözmüş ve çekirdek aileye dönüşümü hızlandırmıştır. Üstelik bu süreç bununla da kalmamış, çekirdek aile de çözülerek, tek ebeveynli hane sayısı artmış, evlenme oranı düşmüş ve bekar hane sayısı yükselmiş, daha bireysel bir yaşam tarzına yönelişler başlamıştır. Apartmanlarda stüdyo daireler (1+1 veya 1+0) gibi daha küçük konut tiplerine eğilim yaygınlaşmaktadır. Bu noktada henüz çözülmemiş çekirdek veya geniş aileleri toplumsal yapımızı korumak adına özenle ele almak elzemdir. Önce bu ailelerin temel sorunlarını çok iyi gözlemlemek gerekir. Çocuk sahibi olan görece geniş aileler kentlerde büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Bunlardan bazıları; temelde öncelikle sağlıklı ve ödenebilir konut bulma güçlüğü, çocuğa erken dönemde bakım verebilecek güvenli kişi ya da kurumların eksikliği, ardından sağlıklı, ödenebilir ve güvenli eğitim kurumlarının yetersizliği ve geniş aile desteğini yanında görmesine uygun olmayan apartman yaşamı şeklindedir. Aileler, gündelik hayatlarını sürdürebilmek için mahalle ölçeğinde tesadüfi karşılaşmalara ve komşularla kurulan dayanışma ağlarına ihtiyaç duyarlar. Ancak mevcut kentsel yapı, bu etkileşimleri zorlaştırarak aidiyet duygusunu zedelemektedir. Özellikle çocukların sokağa ve kamusal yaşama Günümüzde Türkiye’de aile kurumunun karşı karşıya olduğu en büyük yapısal zorluklardan biri, konut piyasasında yaşanan derin krizdir. Katılımı bu kentsel kurgu içinde giderek imkansız hale gelmektedir. Bu durum, iki zıt aileyi ortaya çıkarıyor: Bir yanda sokağı tanıyamayan, bu yüzden de çocuğunu sokaktan uzak tutan tedirgin aileler; diğer yanda ise çocuklarını umursamazca sokağa salan ve onların sokağın olumsuz etkileriyle, hatta tehlikeli işlerle karşılaşmasına neden olan aileler. Ailenin kentle kurduğu bağ, bu tezatlık içinde oldukça kırılganlaşmış durumdadır.  Ailelere yönelik kamusal hizmetlerin eksikliği de önemli bir sorun teşkil etmektedir. Yeterli ve erişilebilir kreş ve anaokulu alanlarının olmayışı, çalışma hayatının getirdiği yoğunluk nedeniyle çok çocuk sahibi olmanın güçleşmesi aileler için önemli sorunlardandır. Mevcut kreş ve anaokullarının birçoğu, sağlıklı ve güvenli bir mekan olmaktan çok uzak, bodrum katı veya karanlık ortamlar gibi sağlıksız koşullara sahiptir. Özellikle İstanbul’da bunu gözlemlemek mümkündür. Aileleri ve çocukları sosyal olarak yakınlaştıracak, güvenli ve erişilebilir mekanları üretecek politikalara acil ihtiyaç vardır. Nitekim 2013 yılından bu yana sürdürülen akademik çalışmalarda, çocukların mahalle ve sokak algısını yansıtan çizimlerinde de bu durum açıkça gözlemlenmiştir. Ailelerin ve çocukların kentle bağının yeniden kurulması, kentsel planlama politikalarının öncelikli gündemi olmalıdır. Çocuk, engelli ve yaşlı dostu altyapı eksikliği Şehirlerimizde kaldırım sürekliliği, güvenli yaya geçitleri, erişilebilir oyun ve yeşil alanlar ile ev-okul-park üçgeninde güvenli rotalar gibi temel altyapılar yeterli değildir. Bu eksiklikler, özellikle dar gelirli ve göçle gelen aileleri çok daha derinden etkilemektedir. Oysa çocuğa, engelliye ve yaşlıya yer açan kapsayıcı tasarımlar, ailelerin kent merkezine güvenli erişimini artırabilir. Sadece çocuklara değil, tüm aile bireylerine yönelik güvenli ve erişilebilir mekanlar sunarak kent yaşamına katılımı teşvik etmek önemlidir. Türkiye, hızla yaşlanan bir nüfus yapısına sahiptir. Yaşlı nüfusun sağlıklı şekilde hayata katılması için apartmanlarda yaşlı bireylerin barınmasına uygun konutların erişilebilir biçimde tasarlanması ve apartman içi sosyalleşme süreçlerinin yaşlı bireyler ile diğer ailelerin kaynaşmasına katkı sağlayacak şekilde düzenlenmesi gibi konular gündeme gelmelidir. Göç ve yerel uyumun mekansal boyutu Uluslararası göç, artık iç göç kadar kentlerimizin temel bir bileşeni haline gelmiş durumdadır. Küreselleşmenin ve ne yazık ki son yıllarda artan iç karışıklıkların, siyasi açmazların ve savaşların etkisiyle, birçok ülke için göçe maruz kalma durumu giderek yaygınlaşıyor. Aynı zamanda, iklim krizlerinin de yeni göç dalgalarını tetikleyeceği düşünüldüğünde, göçmenlerle kentlerde her anlamda karşılaşmamız kaçınılmazdır. Bu bağlamda, göçmenler ve yerel halk arasındaki uyumu sağlamak ve aidiyet bağlarını güçlendirmek için çalışmalar yapılması da elzemdir. Göçmenlerle karşılaşma, yerel hizmetlere erişim, barınma ve kamusal alanların kullanımı konuları ailenin kent içi deneyimini kökten dönüştürmektedir. Yerel yönetimlerin, uyum politikaları ile mekansal düzenlemeleri birlikte tasarlaması gerekmektedir. Yaptığım çalışmalar, göçmen ailelerin kentle temas noktalarında, “karşılaşma mekanlarının” bu süreçteki kritik önemini ortaya koyuyor. Bu mekanlar, farklı kültürlerden gelen bireylerin birbirleriyle etkileşim kurmasını sağlayarak aidiyet ve uyum duygusunu pekiştirmek için kilit bir rol oynayabilir. Kamusal mekanları özel olarak ele alarak toplumsal uyumu geliştirmede araç olarak kullanmak mümkündür. Kentsel dönüşümün sosyal etkileri Kentlerdeki dönüşüm projeleri, sadece binaların fiziksel olarak yenilenmesinden ibaret olmamaAileleri ve çocukları sosyal olarak yakınlaştıracak, güvenli ve erişilebilir mekanları üretecek politikalara acil ihtiyaç vardır. Bu projeler, aynı zamanda komşuluk bağlarını, gündelik yaşam ilişkilerini ve kuşaklar arası desteği de korumayı ve güçlendirmeyi hedeflemelidir. Çünkü bir mahalle, sadece binalardan değil, içinde yaşayan insanların kurduğu sosyal ağlardan da oluşmaktadır. Yaptığım saha araştırmalarında ve sunduğum bildirilerde, çocukların kentsel dönüşüm deneyimini yakından inceledim. Bu araştırmalar, yerinden edilmenin ve tanıdık çevreden kopuşun, ailelerin ruhsal ve sosyal iyi oluşunu nasıl olumsuz etkilediğini ortaya koymuştur.  Dönüşüm süreci, çocukların oyun alanlarını, arkadaşlarını ve mahalleyle kurdukları aidiyet duygusunu ortadan kaldırırken aileleri de dayanışma ağlarından yoksun bırakmaktadır. Bu nedenle, kentsel dönüşüm planlamasında, sadece beton ve çeliğe odaklanmak yerine, insan merkezli bir yaklaşım benimsenmelidir. Projeler, yerinden edilen ailelere yeni yaşam alanlarında sosyal entegrasyonu kolaylaştıracak mekanlar sunmalı, eski mahalledeki komşuluk ilişkilerinin yeni yerleşimde de sürdürülmesine imkan tanımalıdır. Aksi takdirde, yenilenen binalar modern görünse de sosyal dokusu parçalanmış ve aidiyet duygusundan yoksun, ruhsuz mekanlara dönüşme riski taşırlar.

TÜİK verilerine göre son yıllarda doğurganlık oranının 1,48’e gerilediği, boşanma oranlarının arttığı, evlilik yaşı ortalamasının yükseldiği ve tek kişilik hanehalkı oranının %20 ’lere ulaştığı görülmektedir. Bu eğilimleri kendi uzmanlık alanınızın bakış açısıyla nasıl değerlendirirsiniz?

Bu göstergeler, mekansal örgütlenmenin aile yaşam döngülerine yeterince yanıt veremediğini düşündürmektedir. Bu durum konut tipolojisi ve esneklik, gündelik erişim ilkeleri ve boşanma sonrası mekansal kırılganlık olmak üzere üç temel başlıkta değerlendirilebilir. Konut tipolojisi ve esneklik açısından ele alındığında, küçülen haneler ve değişen aile biçimleri (tek ebeveynli aileler, geçici ortak yaşamlar, yaşlı-genç birlikte yaşam gibi modeller) konutta esnek plan çözümleri gerektirmektedir. Dönüştürülebilir oda, yarı-özel ortak alan ve bakım mekanı gibi unsurlar bu esnekliğin somut karşılıklarıdır. Konutun yalnızca metrekare üzerinden değil, “kullanım senaryosu” üzerinden standartlaşması konusunun yeniden tartışmaya açılması gerekmektedir. Bu husus, “aile dostu kent” tartışmalarında vurgulanan önemli bir eksendir. Gündelik erişim ilkeleri bağlamında ise evlilik yaşının yükselmesi ve tek kişilik hanelerin artışı yeni kamusal alanlara gündelik erişim ihtiyacını doğurmaktadır. Yaya erişimli hizmetlere, üçüncü mekanlara (kütüphane, semt evi, spor alanı) ve uygun fiyatlı kamusal sosyalleşme imkanlarına duyulan ihtiyaç artmaktadır. Çocuklu aileler, ev-okul-park üçgeninde güvenli yürüme hattına ihtiyaç duymaktadır. Doğurganlık ve ikinci çocuk kararlarında dahi gündelik mekan imkanları belirleyici olabilmektedir; saha çalışmaları bu tespiti desteklemektedir. Boşanma sonrası mekansal kırılganlık da bu eğilimlerin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Ayrışan haneler, yakın çevrede destekli gündüz bakım, ortak çalışma-oyun alanı kombinasyonları ve paylaşımlı ebeveynlik düzenine uygun kamusal mekanlar talep etmektedir. Bu noktada belediyelerin mahalle ölçeğinde kütüphane, okuma odası, etüt gibi çocuk odaklı hizmetleri kritik rol oynamakta olup bu hizmetlerin artırılması gerekmektedir. Aile kurumunun güçlenmesi ve sürdürülebilirliği için sizin alanınızdan hangi politika önerileri geliştirilebilir? Şehirlerimizi yeniden aile ve çocuk odaklı hale getirmek için ‘Aile ve Çocuk Dostu Mahalle StanBir mahalle, sadece binalardan değil, içinde yaşayan insanların kurduğu sosyal ağlardan da oluşmaktadırI dartları’ belirlenmeli ve bu standartlar yasal bir zemine oturtulmalıdır. Bu standartlar sadece kağıt üzerinde kalmamalı, aynı zamanda uygulama ve denetim mekanizmalarıyla desteklenmelidir. Yaya önceliği tanıyan, trafik sakinleştirme önlemleri içeren sokaklar, gölgelikli ve kesintisiz kaldırımlar, evden okula ve parklara uzanan güvenli rotalar gibi ölçütler zorunlu hale getirilmelidir. Halka açık tuvaletlerin ve bebek bakım odalarının yaygınlaştırılması ve kişi başına düşen yeşil alan miktarının artırılması, ailelerin kent yaşamına katılımını doğrudan artıracaktır. Örneğin İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alanın 1 m²’den bile az olması bu konunun ne kadar ihmal edildiğini göstermektedir; imar kanununda ve uluslararası standartlarda en az 10 m² olması şartı bulunmakla birlikte bu konuda denetim yetersizdir. Modern kentlerde aile içi dayanışmayı güçlendirmek ve farklı kuşakları bir araya getirmek için çok kuşaklı sosyal mekanlar tasarlanmalıdır. Bu alanlar, mahalle ölçeğinde apartmanların zemin katlarındaki ortak odalardan apartmanlar arası mikro avlulara kadar çeşitlenebilir. Kapalı ve açık esnek etkinlik alanları, muhtarlık bahçeleri ve hatta cami avlularının yeniden düzenlenerek sosyalleşme mekanlarına dönüştürülmesi gibi öneriler, mahalle bağlarını yeniden canlandırabilir. Konut piyasasının ailelerin ihtiyaçlarına cevap vermesi için daha esnek çözümler üretilmelidir. Konutlar, içindeki odaların çalışma, bebek/yaşlı bakımı veya misafir ağırlama gibi farklı amaçlar için dönüştürülebilmesine imkan tanımalıdır. Ortak kullanım alanları (paylaşımlı çamaşır ve depo odaları, çocuk arabası ve bisikletler için yarı-özel hacimler) tasarlanarak hem maliyetler düşürülebilir hem de yaşam kalitesi artırılabilir. Bunun yanı sıra “kiracı dostu yerel yönetim politikaları” ve maliyet etkin konut çözümleri geliştirilmelidir. Yeni inşaat projeleri için zorunlu hale getirilecek “bakım altyapısı etki analizi”, kreş, etüt ve yaşlı gündüz bakım hizmetleri gibi ihtiyaçların planlama aşamasında göz önünde bulundurulmasını sağlayacaktır. Çocukların şehirlerde “mekan hakkı” olduğu kabul edilmeli ve bu hak kurumsal bir çerçeveye oturtulmalıdır. Şehir planlama ve mimari tasarım süreçlerinde çocukların görüşleri düzenli olarak alınmalıdır. Bunun için çocuklarla çizimler yapılması, onların gözünden şehri keşfetmek için yürüyüş atölyeleri düzenlenmesi ve foto-röportajlar yapılması gibi katılım araçları yasal olarak zorunlu hale getirilmelidir. Yapılan araştırmalarda çocuk çizimlerinden mahalle algısını okuyarak, küçük ölçekli müdahalelerin bile çocukların davranışlarını ve mekanla ilişkilerini nasıl dönüştürdüğü gözlemlenmiştir. Kentsel dönüşüm projeleri sadece fiziksel yenilenmeye odaklanmamalı, sosyal dokuyu koruyan modelleri benimsemelidir. “Yerinde dönüşüm” ve “kademeli taşınma” gibi yaklaşımlar, ailelerin eski mahallelerinden kopmasını engelleyecektir. Dönüşüm projeleri, komşuluk bağlarını ve çocukların okul sürekliliğini gözeten etaplama süreçleriyle yürütülmelidir. Proje değerlendirme süreçlerine “çocuk etki değerlendirmesi” ve mahalledeki dayanışma ağlarını gösteren “mahalle dayanışma haritaları” gibi araçlar eklenmelidir. Göçmen ve yerli ailelerin kentte uyumunu sağlamak için ise “karşılaşmaya aracı mekanlar” tasarlanmalıdır. Semt evleri, çok dilli danışma ve dayanışma noktaları, mahalle atölyeleri ve mikro-kütüphaneler gibi mekanlar, farklı kültürlerden gelen ailelerin güvenli bir şekilde bir araya gelmesini ve etkileşimde bulunmasını sağlamalıdır. Bu alandaki çalışmalar, bu tür mekanların yerel yönetimler, STK’lar ve üniversiteler arasındaki işbirlikleriyle etkili bir şekilde yürüyebildiğini ve uyum sürecine önemli katkılar sunduğunu göstermektedir. Yerel yönetimler, aileleri odağına alan politikaları kurumsallaştırmalıdır. Belediyelerin stratejik Şehirlerimizi yeniden aile ve çocuk odaklı hale getirmek için ‘Aile ve Çocuk Dostu Mahalle Standartları’ belirlenmelidir. planlarında aile ve çocuk odaklı göstergeler tanımlanmalı, bu hedeflere ulaşmak için bütçelendirme yapılmalı ve düzenli izleme-değerlendirme mekanizmaları kurulmalıdır. Oyun alanlarına erişim, kaldırım sürekliliği ve ebeveyn-çocuk mekan kullanımı gibi göstergeler bu çerçeveye dahil edilmelidir. “Aile Dostu Kentler” yaklaşımı, bu kurumsallaşma çabalarına güçlü bir teorik zemin sunmaktadır. Çocuk odaklı tasarımın güçlendirilmesi, yalnızca çocukların değil, aynı zamanda ailelerin yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Bir şehrin çocuğa gösterdiği özen, o şehirdeki ailelerin gündelik deneyimlerine yansımakta; çocuğun kentte görünürlüğünü artıran güvenli rotalar, kapsayıcı oyun alanları, kütüphaneler veya gölgelikli dinlenme alanları gibi müdahaleler, aile içi stresi azaltmakta, bakım yükünü hafifletmedir. Bu çerçevede, söz konusu yaklaşım akademik olarak “çocuğun mekan hakkı” kavramı üzerinden temellendirilmektedir. Bununla birlikte, kent planlama süreçlerinde katılımın mahalle ölçeğinde kurgulanması temel bir ilke olarak öne çıkmaktadır. Mahalle, gündelik dayanışma ilişkilerinin en yoğun ve görünür olduğu düzeydir; dolayısıyla katılımın bu ölçekte örgütlenmesi, yerel halkın kendi çevresine sahip çıkmasını kolaylaştırmakta ve aidiyet duygusunu pekiştirmektedir. Nitekim “Mahalle Odaklı Katılım” yaklaşımı da bu gerekliliği vurgulayarak planlama süreçlerinin daha kapsayıcı ve sürdürülebilir hale gelmesini mümkün kılmaktadır. Kent merkezlerinde yer alan ve çocuklara alan açabilen kamusal mekanlar, ailelerin kentle kurduğu ilişkiyi dönüştürücü bir işleve sahiptir. Kasımpaşa Turabibaba Kütüphanesi gibi örnekler, merkezi konumlarına rağmen çocuk dostu düzenlemeleriyle dikkat çekmekte; bu tür mekanlar ailelerin kent merkezine güvenli erişimini artırırken ebeveynlerin kamusal hayata daha aktif katılımını da teşvik etmektedir. Bu yönüyle, merkezi örnekler yalnızca işlevsel değil, aynı zamanda ilham verici modeller olarak değerlendirilmektedir. Sonuç olarak benimsediğim yaklaşım, aileyi kentsel mekanla birlikte okumak ve kentsel kararları “ödenebilir konut, çocuk/engelli/yaşlı bakım ilişkileri, çocuk, engelli, göçmen ve yaşlı dostu tasarım, yerel uyum ve mahalle aidiyeti” ekseninde yeniden çerçevelemektir. Bu, konut tipolojilerinden kentsel dönüşüm politikalarına kadar tüm planlama süreçlerinde insani boyutu önceliklendirmek anlamına gelir. Mevzuat ve standartlar, yalnızca yapılaşma koşullarını değil, aynı zamanda gündelik hayatın akışını da konu edinmelidir. Aksi takdirde, düşen doğurganlık oranı gibi demografik değişim ve yalnızlaşmayla ortaya çıkan çeşitli olumsuz psikolojik eğilimler de artacak ve aile kurumunu kökünden tehdit etmeye devam edecektir.

BOL-DAV BOLVADİNLİLER DAYANIŞMA VAKFI

Paylaş