Haberler


Resmi Büyüt

BİR HATIRA: DAMLAMAYAN BOYA...
09.02.2018

Yeğenim Ahmet KOCA; “Bir hasta ziyaretine götüreceğim seni dayı. Çok memnun olacaksın. Senin çok iyi tanıdığın bir büyüğümüzü, hasta ziyareti yapacağız. Böylece, sevap kazanırız. dayı.” diye sözünü tamamlamıştı. Ben de tamam deyip bindim arabasına.

Ankara Gazi Hastanenin raylı kapısından içeri girince, arabayı garaja koymuştu. Birinci Dünya Savaşı filmlerinde, gördüğümüz sığınaklara benziyordu garaj. Tepemizde havalandırma boruları zincirlerle askıya alınmış, Nazi Almanya’sı dehlizlerinde yürüyormuşuz gibiydi.

Asansör gelmiş, kapısı açık bizi bekliyordu. Arkamızdakileri daha fazla bekletmeden kocaman asansöre bindik. Üçüncü katta indik. Kardiyoloji bölümüne ulaşmıştık. Her hasta ziyaretlerimde, “9.Hariciye Koğuşu ”romanı gelir aklıma. Hastaların acılara karşı direncini anlatan yazar, eski evlerin ayakta kalma savaşını tasvir etmesiyle hastalık arasındaki benzerlik kurmuştu. Bu benzetme, her zaman geçerli oluyordu. Geçen yıl bir yakınımı hasta ziyaretine geldiğimde, hastane duvarlarının pembe olduğunu görmüştüm. Âmâ şimdi hastane koridorları maviye boyanmış, temiz ve düzenliydi.

Hemşire ve Doktorların arada bir geçişleri gözlense de hastane personeli, ortadan çekilmiş, hasta ziyaret saatine hazırlanmıştı. Her renkten gömlekliler sanki teftiş ediliyormuş gibi sıralanmışlardı. 325 numaralı odanın kapısından başımızı uzatınca, tanıdık bir yüzle karşılaşmıştık.

Veysel Amca, bizi görünce, hemen oturduğu kanepesinden arkaya çekilerek bize yer açmıştı. İkimiz birden elinden öpmeye eğilince, seksenli yaşından beklenmeyen çeviklikle elini hızla çekti. Tekrar toparlandı. Tek tek adlarımızı söyler söylemez, “Hoş geldiniz” dedi. Kısa bir hal hatır sorgusundan sonra, yaşadığı günleri anımsamaya başlamıştı. Gözlerini hastane odasının en uzak köşesine dikmişti. Kafasını defter sayfasını çevirir gibi yaptı. Durakladı, yaşadığı yıllardan, sayfada aradığı yeri bulmuş çocuk gibi gözlerini aydınlattı.

Veysel Amca, anlaşılan bildiği yerden başlayacaktı söyleşiye:
“Her gün göle gidip kamış kesiyordum. Evime gelince de büyük baş hayvanlara bakıyordum. Keyif ehli olan muhtar babamın emrinden hiç çıkmazdım. Sekiz kardeşten baştan üçüncüydüm.”Kardeşlerinin adlarını söylemedi Veysel Amca. Başucundaki tarih kitaplarının içlerine küçük kâğıtlar konmuştu. İlaç kokusunun pek hissedilmediği hastaneden memnun görünüyordu. Bir bardak su içip devam etti sözlerine:
“Bir gün eve erken gelmiştim. Gölde çok yorulmuş, biraz dinlenmek istiyordum. Akşam aynı sofrada yemek yerken, ‘Yarın bizim caminin namazlarını sen kıldıracaksın’ dedi, babam. Ben de itiraz etmedim, hiçbir şey diyemedim. Mahalle camisinin imamı başka köye gittiği için camileri imamsız kalmış.Benim namaz kıldırmamı istemişler. Babam da hemen ‘olur!’ demiş.
Ertesi gün, sabah namazı vaktinde, sabah salasını okumak için seksen üç basamaklı minareye çıktım. Mahalleli, camisine imam geldiğini saladan öğrenmiş oldu. Aşağıya inip Yasin suresini okudum. Tekrar minarenin şerefesine çıkıp sabah ezanını okudum. Bize dönerek; “Bakın çocuklar, Yasin seksen üç ayet, minarenin basamakları da seksen üç. Var bunda bir hikmet. Sabah namazlarında hep böyle yaptım.

“O gün namazı kıldırdım ama Cuma Hutbesi’ne çıkıp ders verecektim. Hemen İmaret Camisi’nin güçlü hocalarından Adil(Bohur)Hoca’ya gittim. Cuma hazırlığı için Adil Hoca’dan ders aldım. Hutbemde konusu şefaat etmek nedir? Diye anlatacaktım? Konuyla ilgili, ‘Zümer suresine göre, şefaat bütünüyle ve sadece Allah’a aittir. Allah, dilediklerine ve Allah’ın razı oldukları kullarına şefaat edecektir. Tamam, Allah her şeye kadirdir. Onu da yapar. Fakat bu surede denmek istenen şudur: Yani bazılarının anladığı gibi şefaat, cehennemden çıkarılıp cennete göndermek değildir. Cennette olanlar içinde bir düzeyden bir üst düzeye çıkarılmak demektir. Peygamberimizin cennette olacağını bilerek ondan şefaat istemek de yine Allah’ın izniyle olacaktır.’ Demiştim.”

“İlk hutbemin bu konusu ilçe müftüsünün kulağına gitmiş. ‘Ne cesaret! Cemaatin iyi bilmediği bir konuda ilk hutbe hazırlaması, zor bir iş’ demiş. Müftü ile karşılaştığımız zamanda bu konudan hiç bahsetmedi Ama ben kendime çok güveniyordum. Çünkü durmadan okuyor, kim neyi iyi biliyorsa, ayağına kadar gidip danışıyordum. Bizim zamanımızda hutbeler, merkezden gelmezdi, imamlar kendi seçtikleri konuları hutbede aktarırlardı.”

“O hafta Cuma hutbesini başarıyla yerine getirmiştim. Diğer vakit namazlarını da kıldırmaya başlamıştım. Mahallemiz merkez İmaret Camisi’ne üç kilometre kadardı. At arabasıyla gidiyordum; ama çoğu zaman yürüyerek gidip geliyordum. Her hafta Cuma hazırlığı için Adil Hoca’dan ders alıyordum. Yirmi beş yaşındaydım. Bütün bunları yaparken yorgunluk hissetmiyordum. Sigara yok, içki yok. Yaşayışımda zaten kötü alışkanlıklarım da yoktu, çok şükür.”

Veysel Amca’nın, dini bilgisinin üstünlüğü, daha imam bile olmadan herkesçe biliniyordu. Kanepede, altına aldığı sağ ayağı ile sol ayağını değiştirdi. Ayak değiştirmesiyle rahatlamış durumda, konuşmasını sürdürüyordu:

“Üç çocuğuma bakmak zorundaydım. Üvey anam, bize karşı pek yakın olmasa da yine yardımcı oluyordu. Beş vakit seksen üç basamaklı minareye çıkıp ezan okuyor, arkasından camide vakit namazlarını da kıldırıyordum.

İmam lojmanı diye iki göz odadan yapılmış bir yer verdiler. Oturmadan önce, badana yaptırmak lazımdı. Cemaatten bana yardım edecek olan Koreli Ekrem geldi. Öğle ile ikindi arasında getirdiği sönmüş kireç ve elimize aldığımız fırçayla odaları, badana yapmaya başladık. Ben fırçayı kovaya batırıp çıkardıkça, duvara yetiştiremeden her taraf kireç oluyordu. Ekrem usta, elimden fırçayı aldı. ‘Sen otur şurada İmam Efendi. Biz yerleri değil, duvarları badana yapacağız. Deyince, Ben de ‘Ekrem kardeşim, damlamayan kireç bulamadın da damlamayan boya da mı bulamadın? Diye sorunca; Ekrem ustayı bir gülmek aldı ki yerlere yatıyordu. ‘Ya Hocam hayat böyle işte! Badana yapmak da bir marifet. Bizler de senin gibi Kur’an okumayı bilmeyiz. Her işin erbabı var. Basit. Çalışırsan sen de öğrenirsin. Gülerek, ‘İlerde damlamayan boya da icat edilir. Biz de rahat ederiz.” dedi.”

Hastanede ziyarete gelen kızı, Veysel Amca’ya yemek getirmişti. Sonra sırtındaki yeleğini değiştirmeye geldiğini, kısık sesle duyurmuştu. Bu sırada sohbet hızını kesmek istemeyen Veysel Amca, kollarını kızına teslim ederek yelek değiştirme işinin çabuk bitmesine yardımcı oluyordu. Kızı, yelek değiştirme işini özenle ve saygılı biçimde çabuk bitirip odadan çıktı.

“Ya işte böyle. Senin deden Yörük zade Hoca Efendi kaç doğumluydu.?”
Ben de doğum tarihi 1874, vefatı da 1957. Diye cevap verdim. Yeğenim Ahmet KOCA’ya da yönelerek; “Sen de İlahiyat tahsili görmüştün değil mi? Sen, milletvekili seçilince, ben de çok sevinmiştim. Kendi memleketimizin çocukları olsun, kaderine yön versin, hizmet etsinler.’ demiştim. Allah kolaylık versin. Âmâ şu anda mecliste değilsin, değil mi?”

“ Yok hocam.”

“Ama siyasetin içindeyim. Partinin görevlendirdiği bölgelere giderek, eğitim faaliyetlerini gerçekleştiriyorum” dedi.
“Benim yaşım dedenizin yaşını geçti. Şimdi ben, 1929 doğumluyum. Sene 2013 olunca, seksen dört oluyor değil mi?”

Evindeki kitaplardan, bahsetmeye geçilmişti. Televizyonlardaki diziler, halkı tarih kitaplarını okutmaya yönlendirdiğinden, medyanın bu faydasına dikkat çekiyordu. Türkiye’nin yakın tarihini, hep yabancı yazarlardan öğrendiğini, sözlerinin arasında dillendirmeye başlamıştı. Ama o kaynakları da dikkatli okumanın altını çizmeden edemiyordu. Ankara’da bir Simit Cafe’nin bahçe tentesi altında, karşılaştığımızda taze simitlerle demli çaylarımızı yudumlarken; kitaplar üzerineydi konuşmalarımız. Kitap dostuydu Veysel Amca. Karşılıklı fikir alışverişimiz bazen saatler sürerdi. “Hocazade, birer simit daha yiyelim mi?” diyerek sohbetimizi uzatmak isterdi. Yağmurlu havalarda, Çankaya Nüfus Müdürlüğü’nün karşısındaki çarşıda kitap ararken karşılaşırdık. Sanki o anları özlemiş gibi heyecanla bakıyordu bana. Güçlü hafızasına rağmen, konuşmalarının arasında, bazı tekrarlarının olması doğaldı. Veysel Amca, omzundan kayan triko yeleğini düzeltip kaldığı yerden anlatmaya devam ediyordu:

“Mahallemiz camisindeki imamlık ve müezzinlik görevimin yanında, gölden kestiğim kamışları, Hasır Pazarı’nda satıyordum. Babam, evine gelen misafirleri ağırlayıp onlarla bol bol sohbet ediyordu. Ağırlamak dediysem işleri de karımla ben yapıyordum. Misafirlerin çaylarını ben demleyip yanlarına getiriyordum.”

“Üçüncü çocuğum da olmuştu. Camiye daha fazla zaman ayıramadığımdan, camideki vaazlarım daha ‘kuvvetli’ olmalıydı. İlk vaazım çok ses getirdiği için daha iyilerini hazırlayıp okumalıydım. Hem önümüz Ramazandı. Arapçamı kuvvetlendirmek için Adil Hoca’ya yeniden başvurdum. Adil Hoca, önce beni pek önemsemedi. Altı ayda işi bayağı ilerletmiştim. Bu arada, ilçemizin tek, vilayetimizin iki milletvekilinden olan Gazi(Yiğitbaşı) Efendi, hem eski yazı(Osmanlıca) bilen, hem daktilo yazabilen birisi var mı, diye aramış. Ben, askerde daktilo yazmasını öğrendiğimi, eski yazımın da Adil Hoca’dan öğrendiğimi etrafıma anlattığım için duyanlar beni tavsiye etmişler. Yanına çağırtmıştı beni. Gittim. Gizli bir yazısını o söyledi, ben yazdım. Çok memnun olmuştu. Yeğenim Ahmet KOCA, gülümsemeyle araya girip “Konusu neydi yazdırdığının Veysel Amca? Diye sorunca; “Yok o konu mahrem. Ben kimseye söylemeyeceğim diye söz vermiştim. Dedi. Durakladı, dayanamadı, kısa bir açıklama yapma ihtiyacı duymuştu:

“Yazdığım konu, TBMM’nin kapalı oturumlarında sonradan açıklanmış. Bunu ben daha sonra gazetelerde okumuştum” diyerek, kırmadan geçiştirmişti.
Hastane ziyaret saati bitmiş, bizi dışarıya çıkarmaya çalışıyorlardı. Âmâ Veysel Amca, hızını kesmeden kaldığı yerden anlatmaya başladı:

“Ben imamlık ve müezzinliği ücretsiz yapıyordum. Mahalleli bana biraz buğday toplayıp “Hakkımı” vereceklerini söylemişti. Dört beş ay sonra ilçedeki müftülükten bir haber gelmişti. İki kişilik imam kadrosu çıkmış. Birisi benim adıma, birisi de arkadaşım Bedir’e idi.”
Bana dönerek, “ ‘Senin Bedir amcan. Dedi.”

“Ama müftü, ‘Ben bunları imtihan yapacağım’ demiş. Ben imtihandan çekinmiyordum. İmtihan işini duyunca benim içim rahatladı. Çünkü ben kendime güveniyordum. Nedense kadrolardan birini bana, diğerini de Bedir amcana vermek istemiyordu. Bedir arkadaşımın yeterli olmadığını biliyordu. Ona bu yüzden vermek istemiyordu. Fakat senin deden yani babası Yörük zade Hoca Efendi, ilçenin en saygın, çok bilgili ve tarikat şeyhi ve hocası olduğundan ondan da çekiniyordu. Âmâ senin deden Hoca Efendi, müftünün bu hareketini duysa, oğlu Bedir’e müracaat bile ettirmezdi. Bundan ben eminim. Âmâ müftünün kadroyu bana da vermek istemediği belliydi. Aklında birisi varmış. Âmâ biz bilemiyorduk. Sonra biz onu öğrendik. İkimizden de bilgisiz biriymiş. Müftülükte bizi imtihan ettiler, ben kazandım. İmamlık kadrosuna aslen tayin olmuştum.”
“Zaten hakkıyla imamlık ve müezzinlik yapıyordum. Adil Hoca’dan da eksiklerimi tamamlayıp çok iyi hutbeler hazırlamaya devam ediyordum. İkinci hutbemin konusu, Teravih Namazı üzerineydi. Ramazanda camilerde kılınan teravih namazlarının evlerde veya kendi başımıza kılıp kılamayacağımız hakkındaydı. Bakın kaç sene önce, ben bu namazın evlerde de kılınabileceğini anlattığımda bana karşı gelenler olmuştu. Bu namazı Peygamberimizin nasıl, hangi şartlarda ve ne zamanlarda evinde kıldığını, ince ince anlatmıştım. Şimdi bu konu, yıllar sonra herkesçe biliniyor. Ben küçük bir cami hocası olarak ne kadar önceden açıklamışım bu konuyu. Adil Hocam benim bu yönümü çok takdir ederdi.”

Ben de dedemin yıllardır imamlık yaptığı Alaca Camisinde teravih namazlarını hatim ile kıldırdığını söyledim. Vefatından sonra Alaca Camisi’nde Ahmet Akşahin Hocamız da Ramazanlarda teravih namazlarını hatimle kıldırmaya devam etti. Bu gelenek şimdi de sürdürülüyor.

Hemen söze girdi Veysel Amca:
“Doğru Yörük zade Hoca Efendi yıllardır bu geleneği devam ettirdi. Yörük zade hiç gösterişi sevmezdi. Bence her zaman gösterdiği bu tevazuu bilmeyenler, kendini eksik anlamışlar: Hani bir söz vardır: ‘Fazla tevazu gösterme gerçek zannederler’ sözü kolaylarına gelmiş bizim insanımızın.”

Ben de hemen konuya girmiştim. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Mısır’da kaldığı zamanlarda Kahire- yakınındaki Hulvan camisinde, Ramazan ayı boyunca hatimle namaz kıldırmış. Tahminen 1932 yılı olabilir. Hatta bir rivayete göre, Rahman suresini de Türkçe’ye tercüme etmiş. Meal değil, tercüme etmiş. Daha zor değil mi? Deyince, beni başıyla onayladı Veysel Hocam. Bu karşılıklı bilgi alışverişinden çok hoşlanmıştı. Kanepede bir daha ayak değiştirdi. Rahatlayınca yine gözleri parlamıştı. Sohbete devam fırsatını yakalayıp kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

“Çarşıdan evime gelirken Gazi(Yiğitbaşı) Efendi, beni görüp, ‘Hayırlı olsun hocam, imamlığa tayin olmuşsun. Ama bana, imtihana gireceğini hiç söylemedin. Neyse yine de hayırlı olsun.’ Bu tebrik hâlâ aklıma takılır. Gazi(Yiğitbaşı) Efendi benim imamlık işini imtihandan önce mi, yoksa sonra mı duydu? Şimdi hatırlamıyorum.”

Kendine güven duymanın temelini, ta o zamanlardan kanıtlayan Veysel Amca, ilçenin en çok okuyan imamlarından biriydi. Kendini yenileyen bir din adamıydı. Evindeki bir odasının dört duvarı kitaplarla doluydu, imam maaşıyla çocuklarının rızkından keserek ‘küçük bir kütüphaneye ’sahip olması büyük fedakârlıktı. Yeni yayınları takip etmesi onun çevreyle ilişkisindeki canlılığını ayakta tutuyordu. Seksen küsür yaşının zorluklarına rağmen güçlü belleğini koruyan bir imamın bu derece kitap aşığı olması önemliydi. Hastane sohbeti iyice koyulaşmıştı. Odaya giren çıkanı izleyebilme imkânımız yoktu. Veysel Hocam, konuşmakta ısrarlıydı:

“Adil Hocama gidip gelirken, Nazilli’ye gideyim mi? diye. sormuştum O da ‘Senin hafızan kuvvetli, öğrenme istidadın da var. Git, buralarda çürüme. Dışarıda kıymetin bilinir. İnsanın kendi çevresinde kıymeti bilinmez. Bu dünyanın her tarafında böyledir.’ Ben bu nasihati tutup Nazilli’ye gidip yerleştim. Nazilli’ye gitmem çok iyi oldu, ama orası uzun hikâye şimdi hasta ziyaretinde başınızı ağrıtmayalım, Hocazadeler.”

Hasta ziyaret saati bitmiş, odalar boşalmış, kalabalık kaybolmuştu. Veysel Amca’yı hüzün kaplamıştı. Seksen yıldan fazla ömrüyle yaşadığı hayat deneyimlerinden yararlanarak hafızamıza kaydetmeye başlamıştık.O da hastalığını unutmuş, dostlarından ayrılışının hüznünü yaşıyordu. Yeğenim Ahmet Koca ile hasta ziyaretini noktalamaya çalışıyorduk. Yerinde bir hasta ziyaretinde bulunmuştuk. Çok faydalı olmuştu.Hep biz dinlemiştik. Ama Veysel Amcamızın, memnun olduğunu gözlemiştik.

Yavaş yavaş ayağa kalkarak kendisinden izin istedikçe,Veysel Amca, “Hele bekeleyin! Herkes gidince siz de çıkarsınız!” diyordu.Halbuki ikimiz de elini öpmüş, görevimizi yapmış, kapıya yönelmiştik. Kapı hızla açılınca, önde birkaç hastane görevlisi, yanlarında takım elbiseli gençler ve mavi iş elbiseli şapkalı bir usta girdi. Boynunda sarılı stetoskop olan beyaz gömlekli başhekim, bizi görmezden gelmişti.Talimatlar vermeye başlamıştı:

“Bu oda beyaz olacak.Bütün eşyaları çıkartıp önce duvarları tamir edin. Sonra beyaz yağlı boya ile boyayın. Duvarlar silinebilmeli.Tamam mı usta! Ama damlamayan boya kullanacaksın.”

Veysel Amca, yaşadığı olayı hatırlamış olmalı ki gülümseyle doktora dönerek:“Başhekim Bey oğlum, biz seneler önce, damlamayan boya aradık, bulamamıştık. Ama şimdi fen ilerledi. Belki vardır değil mi” dedi. Başhekim cevaplamamıştı.

Boynu saygıdan eğik, elleri önde bağlı duran usta, bunu duyunca şaşırdı:“Damlamayan boya olmaz, damlatmayan usta olur. Boyayı da ustası seçer veya yaparsa; boyanın adı “Damlanmaya Boya” olur diye karşılık verince hepimizi rahatlatmıştı.

Boya ustası, saygılı biçimde sözüne devam etti:
“Anladım başhekimim. Benim kullanacağım boya, “Damlamayan boya” olacak!” dedi.

Veysel Hoca, yıllar önceki Ekrem ustanın marifeti ile imam lojmanına yaptıkları sadece kireç badanası değil; seksen dört yıllık yüreğinin çeperlerini saran bembeyaz damlamayan iman boyalı badanasını yapmıştı. Aramızdan ayrılıp gerçek dünyaya göç eden Veysel Amca, saygıdeğer, örnek bir din görevlisiydi.Allah rahmet etsin.

***2013 Yılında, rahmetlik Veysel Oduncu Hocamıza yaptığımız hasta ziyareti sırasında, yaşadıklarımızın hatırasını hemşerilerimizle paylaşmak istedim.

Selam ve saygılarımla..

HİKMET ÖZDEMİR

İletişim: yorukzadehikmet03@gmail.com

#HikmetÖzdemir #Hatıra #DamlamayanBoya #Bolvadin #Hafız #VeyselOduncu #KitapAşığı #Boldav

BOLVADİNLİLER DAYANIŞMA VAKFI(BOLDAV)
www.boldav.org.tr
https://www.facebook.com/bolvadinliler.dayanisma.vakfi
https://twitter.com/boldavankara
https://google.com/+BoldavBolvadinlilerDayanışmaVakfı1987
boldava@gmail.com

Diğer Haberler